Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

13 Mart 2012 Salı

ABD Ay'a hiç gitmedi mi ?


Amstrong, Apollo 11 ile 20 Temmuz 1969'da Ay'a gitti mi? Yoksa o fotoğraflar, Nevada Çölü'nde kurulan bir stüdyoda mı çekildi? Bu, yıllardır süregelen, komplo teorisyenlerini en sevdiği konudur. Kimilerine göre; "Amerika, 1969'daki teknolojiyle aya gitmiş olsaydı, günümüzde Ay, Amerika'nın bir üssü durumunda olurdu. Ama o tarihten beri hiç aya insanlı uçuş olmadı. 1969'lu yıllarda bilgisayarlar TIR'larla taşınıyorken mekiğe nasıl sığdırıldı?" diyor. Kimileri ise Ay'a gidildiğine inanıyor. [1]

Ay'a Basılan Ayağın İzi Ortada Yok

Aya seyahatin orijinal görüntülerini incelemek isteyen bilim adamına NASA: "Görüntüleri bulamıyoruz!" dedi. "Zaten hepsi tezgahtı"diyen komplo teorisyenleri atağa geçti.

«Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım...»
Neil Armstrong'un 37 yıl önce dünya tarihine geçen bu sözünün artık hiçbir kanıtı yok. O anın orijinal görüntülerinin, NASA'nın Maryland'deki üssünde kaybolduğu ortaya çıktı. Avustralyalı bir bilim adamı tarafından ortaya çıkarılan olay, "ABD Ay'a gitmedi. Görüntüler stüdyoda tezgahlandı" tezini savunan binlerce komplo teorisyenini de sevindirdi. Teorisyenler, NASA'nın sırrını örtbas etmek için kasetleri ortadan kaldırdığına inanıyorlar.[2]

Astronotlar, Bir Film Stüdyosuna İndi

Temsili Ay'a iniş görüntüleri, geniş bir alana kurulu San Benardino yakınlarındaki Norton Hava Üssünde gerçekleştirildi. [3]

Tarihi Önemi Çok Büyük

Ay'dan gelen görüntülerin tarihiyle ilgili bir araştırma yapan Avustralyalı bilim adamı John Sarkassian, NASA'ya başvurarak kasetleri izlemek istediğini söyledi. Ancak tüm aramalara rağmen kasetler bulunamadı. Hiç kimse kasetlerin yerini bilmiyordu. Bu olay bilim dünyasını ayağa kaldırdı. Bilim adamları şimdi büyük bir engelle karşı karşıya olduklarına inanıyorlar. Orijinal görüntüler, manyetik bantlara kaydedildiği için bozulma riskleri çok yüksek ve bir an önce bulunup dijital disklere kaydedilmeleri gerekiyor. Yoksa, gelecek nesiller, insanlık için büyük adımları sadece bozuk televizyon görüntülerinden izleyebilecek.

Detaylar, Görülemiyor

20 Temmuz 1969'da gerçekleşen seyahat, NASA'nın zamanın son teknolojisiyle üretilen kameraları tarafından canlı olarak yine NASA'nın Kaliforniya ve Avustralya'daki televizyon istasyonlarına gönderildi. O zamanlar bu görüntüleri işleyecek teknolojisi olmayan televizyon kanalları ise orijinal görüntülerin yansıtıldığı perdelerden çekim yaptılar. Bu nedenle detaylar, orijinallerindeki kadar net olarak görülemiyordu. Manyetik bantlı video kasetlere kaydedilen orijinal görüntüler ise 1970 yılında ABD Ulusal Arşivleri'ne kaldırıldı. Ancak görüntüler, 1984'de hiçbir neden belirtilmeden Maryland'deki Goddard Uzay Üssü'ne taşındı

Lander, Oraya Elle mi Kondu?

Dalgalanan ABD bayrağının arkasında duran lander (astronotları ay yüzeyine taşıyan cihaz) çok kuvvetli bir iniş mekanizmasına sahiptir. Fakat bu kuvvetli iniş mekanizması ay yüzeyinde hiçbir krater veya benzeri iz oluşturmamıştır. Oysa daha önceki fotoğrafta bir insanın ayak izi bile net bir iz oluşturmuştu. Nasıl oluyor da bu koskoca alet iniş ve kalkışta hiçbir çukur açmıyor? [3]

Stüdyoya mı Ayak Basıldı?

Komplo teorisyenlerine göre aya hiç gidilmedi, tüm görüntüler bir stüdyoda çekildi. ABD, SSCB ile bir uzay yarışına girişmiş, rakip uzaya insan göndererek öne geçmişti. NASA da buna karşılık, Ay'a gittik yalanını uydurdu. İşte komplo teorisyenlerinin iddiaları:
  1. 70 kilo olan Neil Armstrong, yüzeyde derin izler bırakırken, 1 tonluk uzay aracı neden hiçbir iz bırakmıyor?
  2. Astronot gölgede kalmasına rağmen nasıl bu kadar net ve parlak görülüyor?
  3. Güneş gibi çok uzak bir ışık kaynağından bu kadar güçlü bir ışık gelip de taşların bu şekilde gölge yapmasına neden olamaz. Ama stüdyodaki spotlar yapabilir.[2]
  4. Hesaplamalara göre Ay yüzeyindeki gündüz sıcaklığı 260 ile 280 Fahrenhayt arasında değişiklik gösteriyor. Bu derecedeki sıcaklıkta filmler erir ve insanlar muhtemelen rahatsız olur. Hatta muhtemelen ölür! Peki ama astronotlar, neden bu kadar rahat görünüyor?
  5. Ay'a aslında hiç ayak basılmadı.aya hİç gidilmedi.
  6. Ay'ın görünmeyen karanlık yüzündeki hava sıcaklığının eksi 41 dereceye kadar düştüğü biliniyor. Eksi 40 dereceden itibarense cisimlerin kırılganlık derecesinin arttığı biliniyor. Bu sıcaklıkta elektrikli cihazlar çalışmaz Araba akülerini çalıştırmak da zordur. Sıcaktan soğuğa geçerken yaşanan bu ani ısı değişikliği cisimlerde esnemelere ve kırılmalara sebep olur. Peki ekipmanlar ve astronotlar nasıl bu kadar rahat çalışabiliyor ?
  7. Niye 1/6'lık bir yerçekimi oranında astronotlar yürüme ile zıplama arasında gidip gelen hareketler yapıyorlar ? Televizyon çekimlerinin birinde astronotun zıplamak için dizlerini büktüğü ama sonuçta bir kaç adımdan öteye gidemediği gözleniyor. Astronotlar yerçekiminin 6 kat daha az olduğu bir ortamda niçin normal bir insanın yeryüzünde zıplayabileceği kadar bir mesafeye zıplayabiliyorlar ?
  8. Bunun yanı sıra çekilen görüntülerde astronotların sert bir şekilde dizlerinin üstüne düştükleri birkaç sahne görüyoruz. Peki böylelikle kendilerini büyük bir riske atmış olmuyorlar mıydı ? Ya basınca dayanıklı elbiseleri yırtılsaydı ?
  9. Bilindiği gibi yeryüzünden 250 ve 750 mil yükseklikteki mesafeler arasında kalan bölgeye Van Allen Kuşağı ismi veriliyor. Bu kuşak güneşten gelen radyoaktivite yüklü ışınların dünyaya gelmesini engelliyor. Astronotların Ay'a gidebilmesi için bu kuşak içinden geçmeleri gerekiyor. Bir insanın buradan geçebilmesi içinse 4 metre kalınlığında bir kurşun tabakasıyla kaplanmış olması gerekiyor! [4]
  10. Amerika 1969'daki teknolojiyle Ay'a gitmiş olsaydı; günümüzde Ay, Amerika'nın bir üssü durumunda olurdu. Ama o tarihten beri hiç Ay'a insanlı uçuş olmadı...
  11. Günümüzde Japonlar, ileri teknolojiye sahip olduğu halde neden Ay'a gidemiyor?
  12. Ay'a dikilen Amerikan bayrağı, dalgalanıyor. Havanın, doğal olarak da atmosferin olmadığı bir yerde bayrağın dalgalanması ne kadar mantıklı? Bu dalgalanma, orijinal Ay'a iniş görüntülerinde açık seçik görülebilmektedir.
  13. Ay üzerindeki ısı, Güneş ışını altında +102 dereceye kadar çıkar. Gölgede ise 157 dereceye kadar düşer. Düşünün, sıfırın altında -157 derece soğuk ve +102 derece sıcak. Astronotlar, bu ısılara nasıl dayanabiliyorlar?
  14. Ay'daki bu sıcaklıkta, Dünya'da kullanılanlardan farklı görünmeyen kameraların içindeki filmler, nasıl erimiyor; ya da bozulmuyor? Ayrıca Ay yüzeyinin gölgede kalan kısmında gündüz kısmına geçerken çok yüksek ısı değişimi olacağından genleşmeler olur, Yani cisimlerde esnemeler ve kırılmalar olur. Buna nasıl engel olunuyordu?
  15. Uzay mekiğinin modülü, Ay'a iniş yapıyor ve indiği yerde o sıcaklığa rağmen hiç yanık izi yok Oysa, sonradan gönderilen insansız araçlarda bu yanık izi var. NASA yetkilileri; "Toz nedeniyle yanık olmadı." diyorlar. Ama bu defa mekiğin Ay'a indiği geniş ayakçıklarda hiç toz yok.
  16. Ay'daki yerçekimi, Dünya'dakinin 1/6 'sı kadar. Peki görüntülerde zıpladığı görülen astronotlar, zıpladığında neden bir adımdan öteye gidemiyor?
  17. Ay'a gönderilen Apollo uzay aracı, saatte 6.000 kilometre hızla hareket eden meteorlar arasından parçalanmadan Ay'a nasıl gitti ve geri döndü?
  18. Aracı kullanmaktan çok âciz olan ekip, 6 defa Ay'a iniyor ve hiç sorun olmuyor. Mekiğin tasarımcısı; "Ay'a gidip, geri canlı gelme ihtimâli, neredeyse % 0.0017; yâni imkânsız gibi bir durum." diyor.
  19. Ay'daki tek ışık kaynağı Güneş'ken; astronot resimlerindeki gölgeler, ışık kaynağının çok farklı yönlerden geldiğini gösteriyor ve profesyonel Fotoğrafçılar, bunun ancak ışıklandırma ile mümkün olacağını söylüyorlar.
  20. Mekikten inen astronot, karanlık bölge tarafından iniyor; ama astronotun tüm kıyafetindeki en ince ayrıntı bile görünüyor.
  21. Kamerayla farklı günlerde farklı yerlerde çekim yaptığını söylerken 2,5 mil ilerliyorlar ve görüntü geliyor. Aynı film, üst üste bindirildiğinde görüntüde hiç bir fark yok.
  22. Kamerada bulunan + işareti, bazen görüntülerin arkasında kalıyor Bu da görüntünün üstüne resimlerin bindirildiğini gösteriyor.
  23. Gus Crissom adlı astronot, Apollon'un bilgilerini dışarı sızdırıyor ve herkes, öldürülmesini beklerken yakalanıyor ve bir müddet sonra yeniden mekik araştırmasına katılıyor ve bir denemede 3 astronot mekiğe biniyor. Mekiğin içi, birden alev alıyor ve kapılar açılamadığından 3 astronot, içerde yanarak ölüyor.
  24. Uzayda Dünya'nın 500 mil dışında Güneş'teki patlamalardan kaynaklanan çok kuvvetli bir Radyasyon Var. İşte Bu Radyasyon Nedeniyle Ruslar Asla Aya İnsan İndirmediğini Açıklarken Ve Bu Radyasyondan Kurtulmak için çok Kuvvetli Radyasyon Önleyiciler Kullanmışken Apollo'nun Kağıt Kadar İnce alüminyumla Bunu Engellemiş Olması İmkan Dahilinde Bile Değil.
  25. Boron Adlı Bir Astronot Apollon'un Tam Bir Fiyasko Olduğunu Söylüyor Ve 500 Sayfalık bir Rapor Hazırlıyor Meclise Ama Arabasına Tren Çarpıp Ölüyor Ailesi İle Birlikte Ölürken Raporu Asla Bulunamıyor.
  26. Ayrıca Aydan Kalkarken Mekiğin Fırlatılması Esnasında Bırakılan Lunar'dan İz Yok.
  27. Ay'a "insanlı" uçuş, 1969'daki teknolojiyle bile ne kadar imkansız. Hatta bugünümüzün teknolojisinde bile çok zor.[5]
  28. Fotoğraflardaki astronotların gölgeleri neden farklı boyutlarda ? Oysa Ay üzeride tek ışık kaynağı var.
  29. NASA'ya göre: "Ay yüzeyini bir tepsi gibi düşünürsek gölgelerden şüphelenmekte hakliyiz ancak ancak astronotların bir yamaçta olduğunu ve farklı seviyelerde olduğunu düşünürsek gölgelerin uzunluklarının ayni olmaması normal. Ayrıca burası bir stüdyo ise neden tek gölge var ?"
  30. Modülün altında niye iz yok ? Teknik özelliklerine bakılırsa Ay modülünün roketi yaklaşık 1.5 ton basınç çıkarıyordu. Ay yüzeyi taşlı ve tozlu ise modülün altında küçük bir krater oluşması gerekmez miydi ?
  31. Ay'da atmosfer yok, öyleyse neden tüm fotoğraflarda hiç yıldız görünmüyor ? Gökyüzü neden simsiyah ?
  32. Fotoğrafla ilgilenenler bilirler, fotoğrafta alan derinliği yani netliği odakladığınız bolum vardır. NASA yetkilileri, bu fotoğraflarda netliğin on plandaki nesnelere göre ayarlandığını yıldızların da bu yüzden görünmediğini savunuyor.
  33. "Man on the Moon" fotoğrafında ufuk çizgisine yaklaştıkça karanlığın arttığı görülüyor. Oysa atmosferi olmayan Ay'da ufuk çizgisinin daha keskin ve parlak olması gerekir.
  34. NASA'nın açıklamasına göre Ay'a Neil Armstrong ve Buzz Aldrin ayak bastı. Peki fotoğrafta görülen  3. kişi kim ? Ya da orası neresi ?[3]

Niçin Aldatıldık?

ÇÜNKÜ: ABD yönetimi, uzay çalışmaları için 30 milyar dolara yakın para harcadı. basarisiz olunsaydı halk vergilerinin hesabini soracaktı. Oysa Ay'a ayak basılınca bütçe onlarca katlandı.

ÇÜNKÜ: O günlerde ABD hükümetinin üzerine Vietnam savaşının kara bulutları çökmüştü. Gündemin değişmesi gerekiyordu. Astronotlar Ay'a gidince akıllar da Ay'a gitti. Ve savaş unutuldu. İnanmayanlar tarih kitaplarına baksın. Ve iki olayın ne kadar eşzamanlı olduğunu görsünler.

ÇÜNKÜ: SSCB uzay yarışında önde gidiyordu. One geçmek için tek yol Ay'a ayak basmaktı.[3]
Komplo teorisyenlerine göre insanoğlu hiçbir zaman Ay'a gitmedi ve bizler Amerikan hükümeti tarafından aldatıldık. Peki ama neden ? Doğrusu bunun için öne sürülen sebepler en az Ay'la ilgili olanlar kadar ilginç. Üç nokta üzerinde birleşiliyor : Para dikkat dağıtmak ve uzay yarışını kazanmak. Komplo teorisyenlerine göre; Amerikan hükümeti uzay çalışmaları için 30 milyar dolar harcamıştı. Olası bir başarısızlıkta vergi konusundaki hassas kamuoyu bunun hesabını sandıkta soracaktı. Giden paraları taçlandırmak için böylesi parlak bir senaryo geliştirildi ve uygulandı. Gururlanan halk artık parasının peşine düşmeyecekti.

Bir başka iddiaya göre senaryo kamuoyunun dikkatini dağıtmak için geliştirildi. "Wag The Dog" isimli filmi seyredenler hatırlar; ABD Başkanı'nın 12 yaşındaki bir kız çocuğu ile ilişkisi vardır ve seçimlerden bir hafta önce medya bunu öğrenir. Kamuoyunun dikkatini dağıtmak isteyen Başkan, Arnavutluk'a savaş ilan eder. İşte Ay uçuşları da aynı amaca hizmet ediyor. Buna göre Amerikan halkının kötü giden Vietnam Savaşı'na yönelik itirazlarını dindirmek isteyen hükümet, sahte Ay uçuşlarını gündeme soktu. Dikkatle bakıldığında Vietnam Savaşı'nın bitimiyle Ay uçuşlarının bitirilmesi aynı döneme rastlamaktadır!

Son mantıklı açıklama ise iddia edilen tezgahın Sovyetler Birliği ile o dönemde yapılan kıyasıya Uzay Yarışı'nın kazanılmasına yönelik olduğu. Sovyetler karşısında daha fazla rekabet edemeyeceğine kanaat getiren ve aynı zamanda daha fazla para harcamak da istemeyen Amerikan hükümeti bir taşla iki kuş vurdu. Hem yarışa son noktayı koydu hem de rakibi karşısında yıllar boyu sürecek olan psikolojik bir üstünlük ele geçirdi. Bu " Tamam biz bu işten çekiliyoruz " demekten daha kolaydı üstelik... [4]

Gündemin Değişmesi Gerekiyordu

Aya gidildiğine inanmayanlar için o tarih de çok önemlidir. Çünkü o günlerde ABD hükümetinin üzerine Vietnam savaşının kara bulutları çökmüştü. Gündemin değişmesi gerekiyordu. Savaş bir süreliğine unutulmalıydı. Bu arada o zamanlar Amerika'nın karşısındaki tek güç olan SSCB ise uzay çalışmalarında açık ara öndeydi. Amerika uzay çalışmalarına 30 milyar dolar harcamış ama elle tutulur bir başarı elde edememişti. Bu nedenle ne yapıp edip SSCB'nin ulaştığı başarıları geride bırakmalıydı. O yüzden Nevada'da bir stüdyo konuldu ve aya gidilmiş gibi yapıldı.

Aya gidildiğine inanmayanlar bu fotoğraflarla iddialarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Ne dersiniz aya gidildi mi gidilmedi mi?


Dogon Kabilesi ve Sirius


Nommo’nun gemisi terimi, Dogon inanışında, kimi zaman Sirius sisteminden Dünya’ya gelen maddi bir uzay gemisinden söz ediliyormuş gibi, kimi zaman da manevi anlamlar içeren bir sembol olarak kullanılmaktadır.)
 
Dogonlar üzerinde araştırma yapan Amerikalı bilim adamı Robert Temple, bir Nommo uzay gemisinin gelişini ve dönerek yere inişini simgeleyen resimler bulmuştur. Geminin Dogon ülkesinin güneydoğusuna indiği söyleniyordu. Dogon rahipleri geminin inişini tanımlarken onun kuru toprağa indiğini ve oluşturduğu girdap dolayısıyla bol miktarda toz kaldırdığını anlatmaktadırlar.
ogonlar da Sirius’lu gezginlerin bir gün geri döneceğine inanmaktadırlar: “Göklerde bir yıldız belirecek ve bu Nommo’nun yeniden dirilişinin işareti olacak.” der bir yazıt.
Dogonlar ve Sirius yıldızıyla aralarında kurdukları bağ, UFO araştırmacılarının olduğu kadar yaratılış teorisyenlerinin, astronomların ve bilim adamlarının da ilgisini çekmiş, bu kabilenin kökenleri ve sahip oldukları derin astronomi bilgisine nasıl ulaştıkları hakkında pek çok araştırma yapılmıştır. Arkeolog-yazar Erich Von Daniken Dogon inançlarını kabullenmiş ve bu bilgileri, geçmişte dünya dışı varlıkların dünyamızı ziyaret ettiğinin kesin bir kanıtı olarak yorumlamıştır. Gerçekten de “ilkel” Dogonlar’ın yüzyıllardır sahip olduğu bilgileri bilim henüz yeni yeni keşfetmektedir. Bunun son örneği Dogonlar’ın Sirius siteminde Emme Ya adını verdikleri ve Nommoların gezegeni olduğunu söyledikleri üçüncü bir yıldızın varlığından bahsetmeleridir. Bunun Popola (Sirius B)’dan dört kez daha hafif olduğunu, yine Sirius B gibi 50 yıllık bir zamanda daha geniş bir yörünge çizdiğini ve her ikisinin çapları arasında bir dik açı oluştuğunu belirtiyorlar ve Emme Ya’nın bir de uydusu olduğunu söylüyorlar. Hakikaten de Dogonlar’ın Emme Ya’sı vardır ve o astronomlar tarafından ancak 1995 yılında keşfedilmiş olan Sirius C yıldızıdır! İşte bu Nommoların yaşadığı yıldızın keşfidir…

Robert Temple'nin de sorduğu gibi insan, "Acaba Dogonlar bu yüksek bilgiyi nasıl ve nereden elde etmişlerdir?" diye sormadan edemiyor. Dogonlara bu bilgiyi Temple'nin ileri sürdüğü gibi; Sirius sisteminden gelen ve "Nommolar" olarak adlandırılan "yüzer-gezer varlıklar" bırakmış olabilir mi? (Temple bu ziyareti 5000 ile 3000 yıl önceye koyar.) Ya da dünya dışı varsayıma alternatif olabilecek başka bir varsayım ileri sürülebilir mi?

Eski majik dinler üzerinde araştırmalarda bulunan ve Dogonlar’ın Eski Mısır kültüründen etkilenmiş olabileceğini düşünen Murry Hope, olgun bir Mısır kültürünün aniden ortaya çıkışı ve erken dönem Mısırlılar'ın, Sirius'a gösterdiği yoğun ilgi konusunda, aynı ölçüde dikkate değer başka açıklamalar bulmaktadır. Araştırıcıya göre; bu erken dönemden elimize ulaşan bilgiler ışığında, bir Sirius etkisi olduğu tartışılmayacak derecede açıktır. Ancak bu bölgelerdeki yerli halklar "uzaylılarla bizzat temasa mı geçtiler, yoksa bu bilgileri, gene yeryüzündeki teknolojik ve bilimsel açıdan son derece gelişmiş başka uygarlıklardan mı aktardılar" işte bu nokta tartışılabilir."

Ne var ki, Hope'nin yeryüzünde teknolojik ve bilimsel açıdan son derece gelişmiş dediği uygarlıktan kastettiği efsanevi "Atlantis uygarlığı"dır. Hope kitabında kişisel görüşünü şu cümlelerle aktarır:

Benim görüşüm, gezegenimizin uzak tarihinde bir Sirius bağlantısının gerçekleşmiş olduğu yönünde. Ancak bu bağlantının Atlantis uygarlığının oluşum dönemine rastladığı fikrindeyim. Yani, uzaylılar kozmolojik bilgilerini Atlantisli âlimlere aktarmışlardı. Atlantislilerin Terazi, Başak ya da Aslan astrolojik çağlarında uzak galaksilere yolculuklar yaptıklarını öne süren psişiklere, üzülerek katılamıyorum. Ancak, bazı "uzaylı gezginler" vasıtasıyla bu konularda bilgilendirilmiş olabilirler. Bu gezginler daha sonra Dünya'dan ayrılmış olmalılar. Öğrencilere de bu bilgileri, en iyi bildikleri yollarla diğerlerine aktarmak kalmıştır.

Peki, bu astronomik bilgiler Dogonlara Avrupalılar tarafından öğretilmiş olabilir mi? Her ne kadar Temple, 1931 yılına kadar Dogonların Avrupalılar tarafından ziyaret edilmediğini söylüyor olsa da Carl Sagan, çağımızın başlarında bir Fransız'ın Batı Afrika'yı ziyaret ederek, Sirius yıldızı hakkındaki görüşlerini, Dogon halkına anlatmış olabileceğini düşünmektedir. Bu Fransız; bir misyoner, bir maceracı ya da bir antropolog olabilir -bu kişilerin pek çoğu hevesli amatör gökbilimcilerdir. Dogonlar da böylece, ondan bu bilgileri edinmiş olabilirler. Bu bilgileri özümseyen Dogon halkı, ritüel törenlerinde kullanmış olabilirler. Zira yakın geçmişte Arizona'da, Yeni Gine'de bunun örnekleri var olup, taş çağı insanlarının mitolojilerine yeni hikâyeler, şarkılar ve bilgiler girerek, hızla özümsenebilmektedir. Bu tip özümsemeler, eğer konu halkın ilgisini çekebilecek kadar ilginç olursa, çok hızlı gerçekleşebilmektedir. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı'nda (1914-1918) bir çok Dogon'un Fransız ordusuna hizmet ettiği de bilinmektedir. Bunlardan bazıları topraklarına geri döndüklerinde, yerli halk öykülerine renkli motifler katabilirlerdi.

Dogon inanışlarını gözden geçirdiğimizde; Dogonların Jüpiter’in dört tane uydusu olduğuna ve Satürn'ün güneş sisteminin en uzak gezegeni olduğuna inandıklarını görürüz. Halbuki günümüz astronomik gerçeklerine göre; Jüpiter’in 16 uydusu bulunduğu gibi, Satürn de Güneş sistemimiz içersindeki en uzak gezegen değildir. Ayrıca Dogonlar, 1977'de keşfedilen Uranüs ve halkalarına ise hiç değinmezler. Bu durum, Dogonlar'ın elde ettikleri bilgileri dünya dışı bir kökenden değil, Avrupalılardan almış olabilecekleri tezini destekler.

Sirius gizemi üzerine birçok eleştirel makaleler yayınlanmıştır. NASA'da görevli James Oberg de Temple'nin kitabını inceleyenlerdendir. Ancak o, Temple'nin bir iddiasını doğru bulmaz. Temple, "...Bu vaha merkezi (Siwa) ve Teb, Behdet'e eşit uzaklıkta yer alırlar. Eski mısırda, yeryüzü, uzayda bir küresel cisim olarak düşünülür ve Sirius bilgisi gelecek kuşaklara aktaracak kuruluşlar dâhilinde yeryüzü üzerine projeksiyonlar yapılır" diye yazmaktadır. Temple'ye göre Mısır'da yapılan bu gibi kesin hesaplamalar, doğrulukla yapılan jeodezik ölçmeler sonucu bulunmuştur. Temple, Behdet'i bir harita üzerinde 31.230 doğu, 31.500 kuzey ve Teb'i 32.630 doğu, 25.700 kuzeye yerleştirir. Küresel trigonometri ile Oberg, Siwa-Behdet bacağını 612.3 km ve Teb-Behdet bacağını 654.8 km hesaplar. NASA uzay fotoğraf laboratuvarındaki hassas haritalar ise Behdet'i 31.030 kuzey, 30.280 doğu olarak gösterir ki, bu da Temple'nin Behdet'i 31.230 doğu, 31.500 kuzey olarak yerleştirmesinden bir 100 km daha uzağa götürür. Behdet, Siwa'dan 521.0 km ve % 20 sapma ile Teb'den 625.9 km uzaktadır.

Son olarak şunu da ilave edelim: 1977'de iki radyo gökbilimci teleskoplarını Sirius yıldız sistemine bir yapay radyo sinyali alabilir miyiz diye doğrulttular. Hiç bir şey algılamadılar. Sirius sistemindeki yıldızların yaşı ve enerjisinden edinilen bilgiler ışığında, bu sonuç sürpriz değildi. Orada yaşamı ortaya çıkarabilecek ve geliştirebilecek hiçbir dünya benzeri gezegen mevcut olamazdı. Çünkü bir çift yıldız olan Sirius sisteminde; Sirius A, A1 sınıfı, Güneş'imizden daha sıcak ve daha genç, Sirius B ise bir beyaz cücedir.


2012 Dünyanın sonu mu ?


Mayaların ünlü takvimi, 21 Aralık 2012’de sona eriyor. Astronomi ve ölçümleme becerileri ile bilinen bu ünlü uygarlık, takvimi bu günde sonlandırarak ne demek istiyor? Bu dünyanın sonu mu demek oluyor?

Elbet teki bu kadar ciddi bir iddiada bulunmak anlamsız olurdu. Mayaların kehanetlerine göz gezdirirsek bahsedilen bitişin yeni bir döneme geçiş olduğu açıkça görülüyor. Ancak nasıl bir geçiş ve hangi anlamda bir geçiş olduğunu söylemek mümkün olmuyor. Maya kültüründe değişimin, temizlenme, yeni dönemler ve gittikçe yükselen bir öğrenme sürecinden oluştuğu görüyoruz. Aslında pek çok öğretide ve kadim kültürlerde de anlatıldığı gibi insanoğlu ruhani evrimini belirli zamanlarda tamamlamak ve bir üst basamağa geçmek zorundadır. İnsanoğlu öğrenimini acılar ve hatalar zincirinde tamamlayan bir yaradılışa sahip olduğuna göre bu evrensel geçişlerin de içinde hata ve acı barındırması kaçınılmazdır. Mayalıların bu döngüyü, yüksek astronomi bilgileriyle pekiştirip bir sonuca vardıkları konusunda pek çok uzman hemfikir. 21 Aralık 2012’de Maya hesaplamalarına göre Güneş, galaksimizin tam ortasında yer alacak. Yani, güneş sistemimizin içinde seyahat ettiği Milky Way (Sütlü Yol) 21 Aralık gününe gelindiğinde güneş sistemimizi tam ortalayıp, güneşi merkez kabul edecek. Bu enerji değişiminin dünyamız üzerine nasıl etki edeceğini söylemek mümkün değil ama yerküremiz durmaksızın hareket ediyor ve böyle bir enerji değişiminin yerküre üzerinde dalgalanma yapıp yapmayacağını ancak o gün geldiğinde öğreneceğiz. Uzmanlar, yerkürenin manyetik alanında zayıflama olduğuna dair bir takım sinyallerin olduğunu ve bunun da yerküre ekseninde kaymaya neden olabileceğini söylüyorlar. Ayrıca zayıflamış manyetik alanın yerküreyi güneşin etkilerine daha fazla maruz bırakacağını da ekliyorlar. John Mayer Jenkins, Maya Kültürü konusunda bir uzman ve ünlü bir yazar. Jenkins’in bu konu ile ilgili yorumu şöyle; “Biz bu sürece yeni girmedik. Mayalılara göre bu süreç 20 yıldan beri devam ediyor. Şiddetli fırtınalar, yıkıcı depremler ve tsunamiler, kasırgalar, dünya liderlerinin değişimi, savaşlar, gittikçe artan şiddet, yozlaşma gibi pek çok küresel olay yaşanması öngörüyorlardı, nitekim bunları yaşıyoruz. 21 Aralık 2012 gününe, pek çok bilim adamı tarihçi, metafizikçi gibi ben de önem veriyorum ama bugünün dünyanın son günü olduğuna inanmıyorum. Aksine bugünün insanlığı ve gezegenimizi daha iyi korumak için bir uyarı günü olacağına inanıyorum. ”

Kim bilir belki de bugüne gelindiğinde ünlü kâhin Nostradamus’un bahsettiği Altın çağ dönemi başlar ve insanlık daha iyi bir dünyada yaşamanın keyfine varır. Sonuçta hepimizin hayal ettiği, din, dil, ırk ayrımının yapılmadığı, adil, barışçıl bir yaşam şekli yaratmak. Bu her ne kadar çok uzak bir ihtimal gibi gözükse de küresel değişimlerle zorunlu bırakılabiliriz. Dileğimiz bu yönde.
 

Titanik Gerçeği !


Tüm zamanların en ünlü gemisi Titanik, herkes tarafından bir deniz faciası nedeniyle tanınır oysa dev yolcu gemisinin ardında inanılmaz bir gizem saklı.

Titanik’in akıl almaz öyküsünü sunarken uyarıyoruz. Bir düşünün, Titanik’i batıran gerçekten bir buz dağı mıydı?


Hiç kimse onun dünyanın en büyük kehanetlerinden birisini yaptığını bilmiyordu. Hatta kendisinin dahi haberi yoktu. Adı; Morgan Robertson´du, Amerikalıydı, 1861´de doğdu, gençken denizcilik yaptı, sonra ise bir elmas eksperi oldu ve New York´da kuyumculuk yaptı. Sonra Kipling´in bir öyküsünü okudu ve yazar olmaya karar verdi. İlk öyküsü 25 $´a satıldı, daha sonra yazdığı 10 öyküden ise 1000 $ kazandı. Yazmak ona artık kolay ve kazançlı geliyordu. 1897 yılının bir kış gecesinde 24.Caddedeki dairesinde yeni bir deniz öyküsü yazmayı planladı. Bu bir uzun öykü olacaktı.



Hayali “Titan Kazası”


Hayalinde dev bir yolcu gemisi vardı, asla batmayan bir gemi. Bir aşk teması üzerine kurulu olan öykünün kahramanları bu dev gemiye binip, İngiltere´den ABD´ye gidiyorlardı ve aşk hikayesi dünyanın en lüks gemisinde sürecekti. Ama öykünün hayali kahramanları beklenmedik bir sürprizle karşılaşacaklar ve bir deniz kazası batmaz denen gemiyi okyanusun dibine yollanacaktı. Robertson´un teması buydu, oturup yazmaya başladı ve öyküye iki isim verdi; "Futility"yani "Nafile" ve "Titan Kazası"... Evet, yanlış okumadınız; Titan... Şimdi beraberce Robertson´un romanından bİr bölümü; "Titan"ın batış sahnesini okuyalım.

"Gözcü haykırdı; ´buzdağı! Birinci subay, kaptana haber verdi ve derhal makine dairesine tornistan yani geri git emri verildi. Fakat dev gemi durmuyordu, hızını kesmesi için zaman lazımdı ve sisler arasında görünen buzdağı yaklaşıyordu. Aşağıdan ise orkestranın ve eğlenen insanların sesleri duyuluyordu. Sonra buzdağı gemiye ulaştı, bu arada gemi ters çalışan pervanelerin gayretiyle yan dönmüştü ama yetersizdi ve kaptanla yardımcılarının ç****iz bakışları arasında buzdağı Titan´ın sancak tarafına çarptı. Darbe hafifti hatta pek hissedilmedi, kaptan o anda ucuz atlattık diye düşünüyordu. Ama birkaç dakika sonra gemi birden yan yattı, buzdağı asıl yarayı su kesiminin altında açmıştı, yara öldürücüydü çünkü uğursuz buzdağı Titan´ın bordasını jilet gibi keserek, parçalamıştı."

Daha sonra Robertson öyküye; gemi hızla su aldığını. Alarm verildiğini, filikaların indirilerek, önce kadınlar ve çocuklar bindirildiğini, yardım çağrıları yapılırken, Avrupa´nın en ünlü ve zengin ailelerinin mensuplarnın birbirlerine ebediyen veda ederken, dev yolcu gemisi Titan’ın buzlu kutup sularına hızla gömüldüğünü anlatarak devam ediyordu. 


İnanılmaz kehanet gerçekleşiyor...

Ve Robertson 1898 yılında öyküsünü küçük bir kitap olarak yayınladı. Kitap onu çok daha sonra ölümsüz yapacaktı, dünyanın en çarpıcı ve en dehşet verici kehanetini yazmıştı ama sonuç yayınladığı dönem için aynen kitabın adı gibiydi yani "Boşyere" Aradan 14 yıl geçti ve başka bir zamanda, başka bir gemi, asla batmaz denen dünyanın en lüks ve en büyük yolcu gemisi Titanik, İngiltere’nin Southampton limanından yeni dünyaya doğru denize açıldı. Sonra, 1912 yılında 14 Nisan´ı, 15 Nisan´a bağlayan gecede sisler arasından birden ortaya çıkan bir buzdağı batmaz denen Titanik’in katili olacaktı. Yukarda okuduğunuz Robertson´un romanındaki batış sahnesi aynen gerçekleşti. Sadece o kadar mı? Bakın Morgan Robertson Titanik´den 14 yıl önce yazdığı romanında daha neleri bilmişti;

Robertson´un romanındaki Titan adlı gemi Southampton limanından yola çıkıyordu ve 14 yıl sonra Titanik de aynı limandan yola çıktı.

Romandaki gemi ile, Titanik arasında sadece 4 metre fark vardı. Titan 248 metre, Titanik 252 metreydi.

İki geminin ağırlıkları da çok yakındı. Robertson romanında Titan´ı 70.000 ton ağırlığında yazmıştı; Gerçek Titanik ise 66.000 tondu.

Her iki geminin de üç pervanesi vardı ve her ikisi de 3000’er yolcu taşıyorlardı. Gerek romandaki hayali Titan´a gerekse de gerçek Titanik´e Avrupa´ nın sayılı zenginleri ve ünlü aileleri binmişlerdi.

Daha da ötesi var;

Robertson´un romanındaki dev Titan, New Foundland yakınında; Kuzey Atlantik´ de bir buzdağına çarparak battı ve işte inanılmaz ama gerçek; Talihsiz Titanik de 14 yıl sonra aynı koordinatta, aynen romandaki benzeri gibi bir buzdağına çarparak okyanusa gömüldü.

Ve her iki gemide de; yeterince cankurtan filikası yoktu; Robertson romanındaki gemide 24 filika bulunduğunu yazıyordu; Titanik´de ise 22 filika vardı ve bu yüzden can kaybı büyük oldu.

Sonra...Gerçek kazanın sonucunda 1513 yolcu boğularak öldü ve kayboldu. Aynen 14 yıl önceki romanda yazıldığı gibi... Robertson´un romanındaki Titan´da ise 1500 kişi ölüyordu. Her iki gemi de 3000 kişilikti ve Titanik´e 2224 kişi binmişti.

Aynı asla batmaz denen gemi,

Aynı yerden aynı yere yolculuk,

Aynı tarihte, aynı yerde kaza,

Aynı buzdağı ve aynı tür batış,

Aynı yolcu ve ölü sayısı,

Hatta iki gemi de batarken orkestranın ilahi çalmasına kadar...

Bir kez daha okuyun ve düşünün... 


Büyük kehanet farkedilmiyor...

Morgan Robertson başarılı olamadı, kitabı satmadı, daha sonra yazdıkları da ilgi görmedi. Bunalıma girerek, bir hastanede psikolojik tedavi gördü. Sonra yeni biröykü yazdı, bir Fransız dergisinde yayınlanan bu öyküde de, denizaltılardan söz ediyor ve periskopu tarif ediyordu. Ama yine ilgi görmedi. Başarısız bir yazar olarak, Mart 1915´de bir otel odasında ayakta geçirdiği bir kalp kriziyle yaşama veda etti. Asıl inanılmaz olay burada çünkü Robertson mart 1915´de öldü. Yani gerçek Titanik´ in batışından üç yıl sonra...Ve hiç kimse Robertson´la ilgilenmedi, yine kimse farketmedi ve hiç kimse onun 14 yıl önce Titanik´i aynen nasıl anlatabildiğini merak etmedi.

Kimse onu anımsamadı, ta ki 1980´lerde inanılmaz olaylarla ilgili araştırmalar yapılıncaya kadar... Morgan Robertson;Titanik batmadan 14 yıl önce, gemiyle ve kazayla ilgili herşeyi tıpatıp aynen nasıl yazmıştı ? Raslantımıydı? O, başarısız bir yazar olarak tarihin karanlıkları arasında kayboldu, şimdi ise ruhu hatırlanmanın sevinci içinde olmalı... Kehanet sıradan bir iş değil, ve asıl gizem kendi yapısında, ne zaman ve nerede ortaya çıkacağı hiç belli olmuyor; oysa gelecekte nelerin olacağı konusunda çevremiz sayısız ipucu dolu; yeter ki görmek için çaba gösterelim. Titanik´ in gizemi burada da bitmiyor. Biri daha var;

"Denizde tehlikede olanlar için dua ediyoruz..."

Kanada, Winnipeg´de Rosedale Metodist Kilisesi´ndeyiz, Rahip Charles Morgan bir pazar sabahı erkenden kalkmış, o günkü ayin için hazırlık yapıyordu. Okunacak ilahinin numarasını karatahtaya yazdı. Tüm hazırlıklarını bitirdikten sonra, ayine kadar biraz uyumak amacıyla odasına çekildi ve derin bir uykuya daldı. Birden kendini çok canlı ve etkin bir rüyanın içinde buldu. Karanlıkların içinde, dev bir kütle vardı, dalgaların sesleri duyuluyordu, çanlar çalıyor ve Rahip Morgan´ın çok uzun yıllardır işitmediği bir ilahi duyuluyordu. Rüya o kadar etkili ve rahatsız ediciydi ki, Morgan uyandı, ilahi ve çan sesleri kulağından gitmiyordu. Saatine baktığında, fazla zaman geçmemiş olduğunu gördü, rüyanın kötü etkisinden kurtulmaya çalışarak yeniden uyumaya çalıştı ve yeniden uykuya daldı. Rüya tekrar başladı, ilahi, çan sesleri, karanlık, dalga sesleri ve devrilen dev kara kütle. Morgan bu kez, panikle uyandı ve kendini boş kiliseye attı, karatahtaya giderek o bir türlü kulaklarından gitmeyen ilahinin numarasını yazdı. Ayin saati gelmişti, cemaat toplanıyordu, Rahip Morgan ilahiyi başlattı, notalar kilisede çınlarken, aynı anda binlerce mil ötede okyanusun ortasında aynı ilahi buzlu denizi çınlatmaktaydı; "Duy, Kutsal Baba, Sana denizde tehlikede olanlar için dua ediyoruz." İlahi biterken, Rahip Morgan´ın gözlerinden yaşlar akıyordu. Aynı günün sonraki saatlerinde, Rahip ilahiyi okudukları sırada Atlas Okyanusu´nun derinliklerinde büyük dramın yaşandığını öğrendi. O gün, 14 Nisan 1912´idi ve Atlantik´in kuzeyindeki buzlu sularda Titanik suların içinde yokolmuştu.

Titanik’de bir gariplik var...

Titanik battığında, ünlü İngiliz gazeteci William T. Stead gemide bulunuyordu.1892 yılında Stead hikayeler yazarak yaşamını kazanıyordu. Gazeteciliğinin yanısıra Stead, ölüm ötesi ve Spiritüaliizm ile yani Ruhçuluk’la da ilgileniyor, araştırmalar da bulunuyordu. O yıl yazdığı kısa hikayelerden birinin adı neydi biliyormusunuz? "Titanik" ve yine Titanik´den 20 yıl önce...YineTitanik´de olduğu gibi, Stead´ın hikayesindeki Titanik´de bir buzdağına çarparak batıyordu. Ve Stead´ın yazdığı hikayede, Stead kendisini kazadan kurtulan biri olarak anlatıyordu. Ve; 20 yıl sonra gerçek Titanik batarken, o buzlu ve soğuk denize gömülenlerden birisi Stead´ ın gerçekten kendisiydi. Ama; sonu romandaki gibi olmadı çünkü kurtulamayacaktı. Zira bu roman gerçekti ve başka bir romancı tarafından yazılmıştı. O anda Stead ne düşünmüştü? 20 yıl önce yazdığı hikayeyi düşünüp, kurtulacağına inanıyormuydu? Bunu asla bilemiyeceğiz...

Biri daha var. Ama çok daha sonra; 1935´ de... William Reeves adlı bir denizci bu; İngiltere´den Kanada´ya giden "Titanian" adlı kömür yüklü buharlı gemi; soğuk bir Nisan gecesinde Kuzey Atlantik´de seyrediyordu. Bütün denizcilerin ezbere bildikleri o uğursuz yere; Titanik´in battığı noktaya varmışlardı. Reeves, güverteden denize bakarak yıllar öncesindeki olayları düşlüyordu. Ve o gün Reeves ´in doğum günüydü, olabilir ama Reeves´ in doğduğu tarih çok önemliydi, çünkü Reeves 14 Nisan 1912´ de doğmuştu. Yani Titanik´in battığı günde. İşte tam o günde; Titanik´in battığı günde Reeves doğum gününü; Titanik´ in battığı yerde kutluyordu. Ve birşey oldu... Reeves birden, suların kaynaştığını ve dev bir buzdağının geminin yolu üzerinde belirdiğini gördü. Tam o anda da, köprüden alarm verildi. Uzaklık yeterliydi. Mürettebat gemiyi zamanında durdurdu, buzdağının yanından geçeceklerdi ama olmadı... Çünkü bir saat içinde çevreleri; yüzlerce buz kütlesi tarafından sarıldı. Artık hareket etmelerine imkan yoktu. Reeves ve arkadaşlarının içinde bulundukları Titania adlı gemiyi, ancak 9 gün sonra yetişen buz kırma gemileri kurtardılar. Neden? Buzdağları o korkunç gecenin yıldönümünde, bir grup denizcinin orada bulunmasını mı istemişlerdi ?

Evet... İnanılmaz ama gerçek zira Titanik´ in gizemi şaşırtıcı. Titanik şimdi okyanusun derinliklerinde uyuyor sadece bir kez ziyaret edildi. 1 Eylül 1985´de Amerikalı ve Fransız uzmanlardan kurulu bir sualtı ekibi onu buldu ve görüntüledi. Morgan Robertson; Titanik batmadan 14 yıl önce, gemiyle ve kazayla ilgili herşeyi tıpatıp aynen nasıl yazmıştı, raslantımıydı? William T. Stead 20 yıl sonra içinde öleceği geminin adını ve kendisinin de içinde bulunduğu öyküsünü, hangi raslantı sonucunda yazmıştı? Titania adlı gemiyle, Titanik´in battığı günde doğan ve doğum gününde Titanik´in battığı yerde bulunan Reeves´ in buzdağları tarafından 9 gün hapsedilmesi de raslantımıydı? Düşünür Voltaİre diyor ki; "Belki de raslantı dediğimiz şey; belirli bir şeyin bilinmeyen nedenidir..." Robertson, Stead ve Reeves bizim gibi birer insandılar. Bizler gibi normal ama bilinmeyen yönleri olan insanlar. Her insan gibi... Ve siz de; bilinmeyen raslantılarla her an karşılaşabilirsiniz...





Titanik´den sesler;

Kazadan kurtulanların anıları;

"Kazadan bir gece önceydi, karım başıma Titanik´in sahibi olan White Star Şirketi´nin ambleminin bulunduğu kepi giydirdi, güvertedeydik ve tam o anda gökde bir yıldız parçalara ayrılarak dağıldı. Karım bundan hiç hoşlanmadığını söyledi. "

Kamarot Arthur Lewis

"Babam heyecanlı, annem moralsizdi ve hayatımda ilk kez onun ağladığını gördüm. Umutsuzdu ve birşeylerin yolunda gitmediğini söylüyordu. Yedi yaşındaydım ve daha önce hiç hiç gemi görmemiştim. Çok büyüktü, herkes çok heyevanlıydı, kamaraya indik, babam anneme yatmasını ve sakinleşmesini söyledi ama annem bütün gece oturdu, ta ki kazaya kadar ve sadece ben kurtuldum. "

Eva Hart

"Woolston´da yaşıyorduk, okul öğleyin tatil edildi ve Titanik´in limandan ayrılışını görmeye götürüldük. Öğretmenimiz başımızdaydı, sonra Titanik yavaş yavaş iskeleden ayrılmaya başladı; bu onu son görüşümüzdü, Southampton sularında gittikçe uzaklaşıyordu. Yanımda yaşlı bir adam vardı, eliyle iyi şans işaretleri yaptıktan sonra başını salladı, sonra yüksek sesle hiç umut olmadığını söyledi."

Lois Brown Jacobs

Nasıl battı?

Titanik nasıl battı? O kadar çok kuram var ki; bunların en yenilerinden bir tanesi kasıtlı batırıldığı yolunda; tabii ki sigorta parası için. Ama buzdağının nasıl gemiye çarptırıldığının cevabı yok, yanlız ilginç iddialar ortaya atılıyor. Titanik´in Kuzey Atlantik´in derinliklerinde yattığını hepimiz biliyoruz. Buzdağı, gemiye sancak tarafından çarpmış ve çelik levhaları yarmıştı. Ünlü tiyatrocu Thomas Andrews gemi batarken ön tarafta bulunan beş su geçirmez kamaranın birisindeydi. Çarpmanın hemen ardından kamaralara buzlu deniz suyu dolmaya başladı. Aslında kamaraların sadece birisi delinmişti ama su kolayca diğerlerine de geçti, Andrews olayın tanığıydı yani su geçirmez denilen kamaralar su geçiriyordu. Aynı şey su geçirmez denilen alt bölümlerde de oldu ve Titanik bu yüzden kolayca battı. Jack Thayer, Titanik´in batmadan evvel su yüzeyindeyken iki bölündüğüne inanıyor ve anlatıyondu ama çok kişiye göre kaza böyle olmamıştı fakat 1985´de



Dr. Robert D. Ballard, Titanik´i okyanusun dibinde iki parça olarak buldu. Ballard ve ekibi Titanik´in pruvasından kırıldığını belirledi çünkü yara alınca gerilime dayanamamış ve denizden evvel içeri dolan sert havanın basıncıyla ikiye bölünmüştü. Bugün iki parça birbirlerinden yarım kilometre uzaklıkta ayrı yönlerde duruyor.


itanik´in batış nedeni söylenceleri az değildir;


* Titanik, kardeşi Olympic´le beraber sigortalanıp, ikisi de kasıtlı mı batırıldı?

* Mürettebat ve Kaptan Smith sarhoş muydular?

* Gemi subayı Murdoch, neden kendini öldürdü?

* Kaptan Smith´in de intihar ettiği, telsizle gerçekten bildirilmiş miydi?

* Niçin görevliler dürbünle çevreyi gözlemediler? Oysa bu yapılsaydı, buzdağı çok önceden görülebilirdi.

* Titanik buzdağını son anda görüp dönmeye çalışırken, önce kıçından sonra da önünden iki defa mı yara aldı.

* Su geçirmez bölmeler neden açıktı?

* Söylendiği gibi Californian adlı gemi veya bilinmeyen bir diğer gemi, Titanik´i batarken görmesine rağmen yardıma gelmedi mi? Kurtulanlardan birçok kişi, bir geminin ışıklarını gördüklerine dair yeminler ediyorlardı.

Bunları biliyor musunuz?

* Biliyor muydunuz... Bazı yolcuların köpekleri güvertede bulunan köpek kulübelerindeydi. Bunlardan birisinin değeri 750 £´du ve 1912 yılında bu miktar çok büyük bir paraydı. Bugünkü değeri 300.000 £ olarak hesaplanıyor.

* Biliyor muydunuz... İkinci Dünya Savaşı sırasında, adı "Titanic" olan bir propaganda filmi yapıldı. Gemide gizli olarak bulunan bir Alman subayının hikayesiydi.

* Biliyor muydunuz... Yolcuların bazıları, gemi batmadan biraz evvel, jimnastikhanede bisiklete biniyorlardı.

* Biliyor muydunuz... Titanik´in birinci sınıf kamaralarının ve dinlenme salonunun bazı pencereleri ve kepenkleri, İngiltere Alnwick´de bulunan White Swan Oteli´nden alınmıştı.

* Biliyor muydunuz... Titanik´den kurtulan gemi subaylarının ve mürettebatın hiçbirisi yaşamlarının kalanında mesleklerini sürdürmelerine rağmen asla kaptan olamadılar.

* Biliyor muydunuz... Titanik, Southampton´dan ayrıldıktan hemen sonra kömür depolarında yangın çıkmış ve söndürülmüştü.

* Biliyor muydunuz... Kurtulanlardan birisi olan gemi subayı Murdoch, gemi batmadan evvel intihar etti, aslında elindeki tabancayla kalabalığın filikalara hücüm etmelerini engellemekle görevliydi.

* Biliyor muydunuz... Gemi batmaya başladıktan sonra uzaklaşan ilk cankurtaran filikasında sadece 28 kişi vardı, oysa filika 64 kişilikti.

* Biliyor muydunuz... Titanik limandan ayrılmadan evvel demirlerini alırken, çıpaların birisi yakınındaki bir geminin iplerine takıldı ve neredeyse onu batırıyordu ve geminin adı Titanik´in asla göremeyeceği limanın adıydı; "New York"


* Biliyor muydunuz... Faciadan hemen sonra, New York´da bir söylenti yayıldı; Titanik´in batış nedeni bulunmuştu çünkü kargonun konulduğu yerin gizli bir bölmesinde demir kafesli bir sandığın içinde bir lahit vardı. Lahit ve içindeki Mısır kralının mumyası, ABD´de gizlice satılmak üzere eski eser kaçakçıları tarafından gemiye yüklenmişti. Mısır inançlarına göre bu hırsızlık, tanrılara karşı bir hakaretti ve Anubis´in kudreti buna izin vermezdi. Tanrılar Titanik´i batırdı ve mumya denizin dibini boyladı. Belki... İki yıl sonra, söylenti yine başladı ama bu kez farklıydı; mumya batmadan evvel kaçırılmıştı yani gemide bulunan kaçakçılar veya kaçakçı gemicilere rüşvet vererek, mumyayı ambardan çıkarttırmış ve bir filikaya yükletmişti. Ve şirketin subaylarından birisi bu öyküyü onaylıyordu. Sonra kaçakçı rüşvet vermeye devam ederek, mumyayı Carpathia gemisine yüklemeyi de başararak, New York´a getirdi. Ama şansı orada sona erdi, satış yapılamadı, kimse mumyayı almıyordu. Kaçakçılar mumyayı geri götürmeye karar vererek, bu kez Empress Of Ireland adlı gemiye yüklediler ve Empress Of Ireland´da battı ama mumya yine kurtarıldı ve Ameriya´ya geri döndü. Sonuncu kez yine bir gemiye yüklenerek, yola çıkarıldı ama kader kararından dönmüyordu. Üçüncü gemi de torpillenerek batırıldı. Geminin adı Lusitania´idi. Kimliği bilinmeyen gizemli firavun sonunda huzura kavuşmuştu.



 Biliyor muydunuz... Titanik mitleri neredeyse sonsuzdur. Örneğin Kaptan Smith´in bir bebeği kurtararak, bir filikaya kadar yüzerek götürdüğü ve sonra yine yüzerek geriye döndüğü ve gemiyle beraber battığı anlatılır. Weekly World News gazetesine göre olay gerçektir. Titanik´de bulunan altınların ve mücevherlerin miktarı bilinmiyor zaten kargo kesin olarak belgelenmemişti; ama gemide kesin olarak bulunan Ömer Hayyam´ın el yazması mücevher işli "Rubaiyat"ı büyük kayıptı. Kargo listesinde, bir de yeni Renault otomobil vardı,

Kim uğursuzdu? 

İki gazeteci olan John Eaton ve Charles Haas´a göre, mumyanın kaderini paylaşan gerçek birisinden söz ediyorlar; adı Frank "Lucky-şanslı" Tower. Tower, belki de gezegenin en uğursuz denizcisiydi. İlk önce Titanik´de ateşçiydi, kazadan yüzerek kurtulmuş ve ölümü atlatmıştı sonra o da Empress of Ireland´ın mürettebatına katıldı ve o da battı, Tower bu kez çok zor kurtulmuştu. En son işini bulduğunda mutluydu ama bu uzun sürmedi, Lusitania´da iş bulmuştu, gemi ayaklarının altında sulara gömülürken Tower haykırıyordu; "Şimdi zamanı geldi mi?" Bu öykü iki gazeteci tarafından anlatılmasına ve Ripley´in ünlü "İster inan, ister inanma" külliyatında yer almasına rağmen, tarihçiler tarafından onaylanmadı; tarihçiler üç geminin mürettebat listesinde bu isimde birisinin bulunmadığını söylüyorlardı. Ripley ise, gemicinin adının farklı olduğunu söylerek, işin içinden sıyrıldı; peki üç gemide de aynı isimli biri var mıydı? Evet, bir değil, birkaç kişi vardı ama bunların aynı kişiler olup olmadığı asla anlaşılamadı. Fakat bunlardan birisinin öyküsü kesin gerçekti; Aslında Titanik´in kamarotlardan Violet Jessup, White Star Gemi Şirketi´nin gerçekten de lanetli kişisidir. Genç kadın, önce şirketin Olympic gemisindeydi, geminin Hawke şilebiyle çarpışıp batmasından kurtuldu, sonra Titanik´de de hemşire asistanı olarak görevlendirildi ve yine kurtuldu. Violet, Şirketin üçüncü gemisi olan Britannic´de görevini yaparken son yolculuğuna çıkmıştı. Violet´in kaderi White Star Şirketi´nin gemileriyle aynıydı. 






12 Mart 2012 Pazartesi

Facebook sayfamız

Facebook sayfamız

http://www.facebook.com/gizlenengerceklerr

GARİP SESLER !

Dünyada duyulan garip sesler. Araştırdım ne montaj ne de baska bir hile. Sesler gerçek ve dünyada birbirinden farklı birçok bölgede işitiliyor.


ANTİK ASTRONOTLAR TEORİSİ, TEORİDEN ÇOK BİR GERÇEK Mİ ?

ANTİK ASTRONOTLAR TEORİSİ, TEORİDEN ÇOK BİR GERÇEK Mİ ?


Bölüm 1
Bölüm 2


Bölüm 3


Bölüm 4


Bölüm 5


Son Bölüm 6




İlgilenenler için Erich von Daniken'in Tanrıların Arabaları isimli kitabının e-kitap olarak linkini veriyorum.Erich von Daniken'in diğer kitaplarını ve Zecharia Sitchin'in kitaplarını okuyabilirsiniz.Antik uzaylılar teorisinin babalarıdır bu iki isim.

Tanrıların Arabaları